Güllaç ve Tarihçesi

Ramazan dendiği zaman ilk akla gelen tatlıların başında yer alır Güllaç. Halk arasında Ramazanın Gül’ü olarak da adlandırılan bu tatlının içerisinde bulunan B ve E vitaminleri bağışıklık sistemimizi oldukça güçlendirmektedir. Ayrıca bu enfes tatlı insanları sakinleştirerek stresten uzak durmalarını sağlıyor.

Yapılışı bir o kadar kolay ve malzemesi az olan bu tatlıda nişastadan yapılmış kuru ve ince yufka, süt, şeker, ceviz ve nar kullanılır. Kısaca güllacın yapılışı şu şekildedir; Öncelikle sütü kaynatırız ve süt kaynadıktan sonra içine şeker koyup iyice karıştırırız. Daha sonra güllaç yufkalarını bir tepsiye sereriz. Yufkaları tepsiye tek tek sererken hepsinin arasına bol bol süt koyarız. 3-4 yaprak yufkayı tepsiye serdikten sonra üzerine bolca ceviz fındık vb. serperiz ve tekrar üzerine bol sütle birlikte 3-4 yaprak yufka sereriz. En sonunda ise nar ile süsleyip servise sunarız. İsteğe bağlı olarak abartıya kaçmayacak şekilde gül suyu da eklenebilir.

Güllaç,ilk olarak ”güllü aş” olarak bilinmekteydi. Bunun sebebi ise Osmanlı döneminde ki halkın mısır nişastasından yufkalar açarak bu yufkaları açık ortamda bırakmaları ve açıkta kalan yufkaların kuruması sonucunda süt şeker ve gül suyuyla ıslatarak yemeleriydi. Sonradan, tıpkı sütlü aş yani sütlaç gibi bu tatlı da güllü aş iken güllaç olarak değişmiştir.

Osmanlı mutfağından günümüz mutfağına kadar taşınmış bu benzersiz lezzet ilk olarak 1489 da saraya girmiştir. Saray görevlilerinin Kastamonu’da bir gezi sırasında Kastamonulu Ali Ustanın elinde kalan yufkaları şekerli süt ile ıslatıp bu görevlilere ikramı sonucunda herkes tarafından çok beğenilmiş ve bu tatlı Ali Usta ile birlikte saraya girmeyi başarmıştır. Bu tatlının yaprakları o dönemde kömür ocaklarında sac tavaların üzerinde yapılırmış. Günümüzde ise güllaç yaprakları yufkacılarda satılmaktadır.

Yorum Bırak

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir